Osmanen / Osmanlı

Hz. Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir:

"Kostantîniyye (Şimdiki İstanbul) elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan (Fatih Sultan Mehmet II) ne güzel kumandandır! Onu fetheden askerler (Osmanli askerler) ne güzel askerlerdir!"

[Imam Ahmed bin Hanbel, Müsned; c.4, s.335]

 

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir."

 

[Quran Sûre 5:54]

  Der Propheten Muhammad Sallallâhu Alayhi wa Sallam sagte:

„ Wahrlich, Konstantinopel (der heutige Istanbul) wird erobert! Der erobernde Kommandant (Fatih Sultan Mehmet II), was für ein herrlicher, wunderschöner Kommandant. Die erobernde Armee (Osmanische Armee), was für eine herrliche, wunderschöne Armee.

[Imam Ahmad ibn Hanbal, Musnad; Band 4, s.335] - al-Hakim al-Nishaburi al-Mustadrak `alâ al-Sahîhayn

"Oh ihr Gläubigen! Wer von euch sich von seinem Glauben abwendet, (der soll wissen,) dass Allah (an seiner statt) ein Volk hervorbringen wird, das Er liebt und das Ihn liebt, das sanftmütig gegen die Gläubigen und machtvoll gegenüber den Ungläubigen ist. Sie setzen sich mit aller Kraft ein auf dem Pfad Allahs, und sie fürchten nicht den Vorwurf des Tadelnden, das ist die Huld Allahs. Er lässt sie zuteil werden wem Er will. Und Allah ist allumfassend, wissend."   

        

[Quran Sure 5:54]

Abu Huraira, Allahs Wohlgefallen auf ihm, berichtete, dass der Prophet, Allahs Segen und Friede auf ihm, sagte: „Chosro (König von Persien) wird zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Chosro mehr geben. Und der Kaiser (von Byzanz) wird auch mit Sicherheit zugrundegehen, und nach ihm wird es keinen Kaiser mehr geben. Was aber ihre Schätze angeht, so werden diese mit Sicherheit auf dem Weg Allahs verteilt werden!“

(In Anbetracht des Untergangs des Persischen Reiches siehe Hadith Nr. 2939 und die Anmerkung dazu. Der Untergang des Byzantinischen Reiches wurde am 29. Mai 1453 durch die Eroberung Konstantinopels vollendet, bei der der letzte Herrscher von Byzanz enthauptet wurde. Die Schätze wurden als Beute eingenommen)

[Sahih al-Buhari Nr. 3027]

"Nach den Sahaba ist der hervorragendste Islamische Staat, das Osmanische Staat."
[Shaykh al-Akbar Muhyiddin İbn Arabi]

Karamah von (Muhyiddin ibn Arabi) der 70 Jahre vor dem Osmanischen Reich in seinem buch "Sajaratun Nu‘mâniyya fî Dawlati’l-‘Uthmâniyya" die Osmanen lobte, so wie die Sultane.

“Sahabeden sonra İslam devletlerinin en mükemmeli Osmanlı Devleti'dir.”
[Şeyhul Ekber Muhyiddîn ibni Arabî]

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî Hazretleri’nin, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Yetmiş Sene Önce Kaleme Aldığı; “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” Kitabı’nda, Osmanlı’nın Zuhuruna Dair Esrarengiz İşaretler.

Osman Gazi ve Mavlana Arasında Geçen Olay

Ertuğrul Gazi, Osman gaziyi  Selçuklu sultanı na bir name için göndermişti, delikanlılık
çağlarında idi Osman gazı 15 ile 17 yaşları arasında idi.
Sultan Alâeddin Bir adamı, Şeyh olarak tanımış idi Aleme bunu duyurmak için Konya’da bir ziyafet verdi Konya’nın ileri gelenlerini bu davet e çağırdı, Hz Mevlana’yı da bu davete çağırdı. Mevlana Hazretleri bu adamın bu işe layık olmayacağını düşünerek meclisi protesto etmek amacı ile orayı terk etti. Saltanat sarayını merdivenlerinden inerken Osman Gazi İle karşılaştı, Osman Gazi Büyük bir zât geliyor diye kenara çekilip hürmet li bir tavır takındı. Mevlana hazretleri Osman gaziyi görüp oğlum sen kimsin, Osman Gazi ben Uç Beylerinden Ertuğrul Gazi’nin oğluyum efendim dedi. Mevlana Oğlum Sultan Alâeddin kendine manevi bir şeyh tayin etmiş, Ben de senin manevi şeyhin olmak isterim gel benimle dedi.
Osman gazi sultan ile görüşmeye geldim ona mektup getirdim dese de Mevlana o şimdi meşgul seni kabul etmez gel benimle demiştir.
Mevlana Osman Gaziyi alıp Tekkeye götürdü, Müritlerine Zikir Vaziyeti alın dedi, müritler hilal çeklinde toplandılar Mevlana karşılarına oturdu.
Mevlana Hazretleri Osman Gaziye oğlum Fatiha’yı oku dedi, Mevlana hazretleri o anda manevi aleme daldı, Osman gazi de okumaya başlamıştı 1,2,3 diye elindeki tespih ile de sayıyordu.
Mevlana bir anda kendine gelip oğlum okudun mu diye sordu, Osman gazi okudum efendim, Mevlana kaç tane okudun evladım deyince, Osmangazi tespihi sayarak 18 efendim diyerek cevap verdi. Mevlana hazretleri bu yetmez oğlum birazda ben okuyayım diyerek 18 tane de Mevlana hazretleri Fatiha okudu ve amin diyerek ellerini kaldırdı, müritleri de ellerini kaldırarak dua etmeye başladı Mevlana hazretleri: Saltanatı İslamiye yi Selçukludan Aldım Sana verdim Mübarek olsun, Neslinden 36 Adil Padişah gelecek Diye dua etti.

[Mevlana Celaleddin Rumi]

Osmanlı Padişahlarının Mensup Oldukları Tarikatlar.              Die Turuqs in dem die Osmanische Sultane angehörten.

Der Kern dieses Volkes ist Tasawwuf, ihre worte Tasawwuf und ihr Atem Tasawwuf.

[Shaykh Ayyub Fatih Nûrullah efendi (Quddisa sirruhu)]

Sajaratun Nu‘mâniyya fî Dawlati’l-‘Uthmâniyya

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî Hazretleri’nin,
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Yetmiş Sene Önce Kaleme Aldığı;

“Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye”
Kitabı’nda, Osmanlı’nın Zuhuruna Dair Esrarengiz İşaretler

 
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan elli dokuz yıl önce, 1240 mîlâdî yılında Şam’da vefât etmiş olan Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, henüz ortalıkta ne Osman Gâzî, ne de kuracağı cihân devleti yokken, cifr ilmine ve Kur’an’daki bâzı Âyet’lere dayanarak “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” adında bir eser yazmış; “Osmanlı Devleti Hakkında Soy Silsilesi” anlamına gelen bu küçük risâlesinde, kendi ifâdesiyle; “Devleti’l-Osmâniyye”(1)den “hilâfeti kâ’im kılacak olan kimseye” ve bu hânedana mensup olan hükümdarlardan “her birinin zamanına, hilâfetine ve askerlerine” dâir pek çok gizli bilgiyi ortaya çıkarmıştı.(2)

Şu kadar var ki, “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” kitabı Şeyhü’l- Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin ileriye âit olaylardan söz eden en büyük ilmî kerâmetlerinden biri olmasına rağmen, şimdiye kadar eser üzerinde hiçbir ciddî araştırma yapılmamış ve bu yüzden de içindeki rumuz ve işâretler sadece basit birer nakil ve rivâyetten ibaret kalmıştır.

İşte bu nedenle biz Hazret’in, ismi bile başlı başına bir kerâmet olan bu esrârengiz eserinde verdiği işaretleri, şahıslar ve olaylarla karşılaştırarak ilk defa birbirleriyle kıyaslamaya ve bu yolla harflerdeki şifrelerin mânâlarını ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh-
Hazretleri “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye”
Kitabı’nı Niçin Yazmıştır?

Müneccimbaşı Ahmed Dede “Müneccimbaşı Târîhi'nde
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna işaret eden “sahih rivâyetler”i sıralarken; “Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî”nin “cifr ilmi yardımıyle ve Âyet’lerin gizli mânâlarından Devleti’l-‘Osmâniyye’nin şânının yüceliğini ve kıyâmete kadar dâim olacağını keşf” ettiğini ifâde ederek,(3) “cifr ilmini bilenlerin ma‘lûmu” olan bu eseri “Şeyh”in “Devleti’l-‘Osmâniyye’nin zuhûrundan yetmiş sene evvel istihrâc” ettiğini(4) haber vermiştir. Müneccimbaşı’nın bu ifâdeleri Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” kitabını, vefâtından on bir yıl önce yazmış olduğunu göstermektedir.

Kuruluşundan yıkılışına kadar tasavvuf ehlinin desteğine mazhar olan ve büyük velîlerin öncülüğünde dünyanın dört bir köşesini mesken tutan Osmanlı hânedânına, te’lif ettiği “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” kitabı ile, kuruluşundan yıllar önce ilk desteği Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri vermiş; bu devletin halîfelerine ve yapacakları fetihlere ışık tutan müthiş keşifleriyle, henüz zuhûr etmeden önce onları te’yid etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin mânevî kurucusu Şeyh Edebâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin, Dımaşk’ta öğrenim görürken Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî Hazretleri’nin sohbetlerine katılarak onun terbiyesinde yetiştiğini gösteren bâzı rivâyetler; Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bu devlete yardım ve desteğini yalnız eser te’lif ederek değil, mânevî silsile yoluyla da sürdürdüğü düşüncesini akla getirmektedir.(5)

Hazret-i Ali -radiyallâhu anh-in
Şeyhü’l-Ekber Hazretleri’ne Verdiği İşâretler:

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye” kitabında, “Hikmetlerin remzleri (işâretleri) sâyesinde harflerin sırrını tevdî eden ve basîret sâhiplerinin ibâresiyle onları deşip ortaya çıkartan Allah’a hamd” ederek(6) söze başladıktan sonra, henüz kurulmamış olan “Devletü’l-‘Osmâniyye” hakkındaki bu bilgileri nasıl elde ettiğini ve hangi amaçla bu eseri te’lif ettiğini açıkça ortaya koyarak; “Allah’ın, bana; ‘Elif. Lâm. Mîm. Rumlar mağlûb oldular. Arzın size en yakın yerinde. Amma onlar bu yenilgilerinden sonra mutlaka gâlip geleceklerdir. Birkaç yıl içinde. Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır. O gün mü’minler sevineceklerdir. Allah’ın yardımı ile. O, dilediğine yardım eder. O Azîz’dir, Rahîm’dir.’(7) buyruğu hakkında tevdî edeceği gizli sırlara vâkıf olmayı murâd edince, murâkabe hâlinde (onu) Ali -kerremallâhu teâlâ vechehû-ya sordum. Onu bana apaçık bir izâhla cevaplandırıp; ‘Onun adı ‘Şeceretü’n-Nu‘mâniyye’ (soy şeceresi) ile konur!’ buyurdu. Ben de (onun) ‘Devletü’l-‘Osmâniyye’ zamanında vâki olacağını öğrenince, sana onlardan hilâfeti kâ’im kılacak olan kimseye ve her birinin zamanına, hilâfetine ve askerlerine dâir, bu hususta söylenebileceklerin tümünü deşip ortaya çıkarmayı arzuladım.”(8)

Hazret’in “Devleti’l-‘Osmâniyye”nin kuruluşundan yetmiş sene önce müşâhade ettiği ve insanlara bildirmeyi murâd ettiği bu sırlar, o zamanlar neden ve ne maksatla söylendiği belli olmayan, müphem ve karmaşık birer söz yığınından ibaret gibi görünüyordu. Ancak aradan yetmiş yıl geçtikten sonra gerçekten de bu isimde bir devlet kuruldu ve işaret edilen hükümdarlarla hükmünü yürütmeye başladı.

Velîlerin “Şeyhü’l-Ekber”i eserini te’lif ederken, şahıslara ve olaylara dâir “her işâreti birtakım harfler ve farklı noktalar üzerinde topla”dığını(9) dile getirmiş ve onlar hakkında ortaya koymak istediği bütün gizli sırları bu harflerin ve işaretlerin içine sakladığını açıkça ifâde etmiştir. Şimdi eserde ortaya konulan bu harf ve işaretleri birer birer tahlil edeceğiz.

Soy Silsilesinden Olan ve
“Halîfelik Tılsımı”nı Elinde Bulunduran “Sîn” Kimdir?

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye”sinde ilk olarak “Tılsım sâhibi ilk ‘Sîn’”in varlığından söz ederek,(10) bugün herkesin çok iyi tanıdığı “ilk Selîm”den, yani târihe “Birinci Selîm” olarak geçen Yavuz Sultan Selîm’den bahseder ve “onun cülûsu”nun “Mim’den sonra” olacağını söyleyerek;(11) onun tahta geçişinin kendisinden önceki en büyük hükümdâr olan Fâtih Sultan “Mehmed”den daha sonra olduğuna işaret eder. Bu şifreye göre “Mim”den, yâni “Mehmed”den sonra tahta geçecek olan “Sin” yâni “Selim”; bir “tılsım”ın da sahibidir. Peki ona verilen bu “tılsım” nedir? Hazret cümlenin devamında işte bu sırra işaret edip, sözünü ettiği “Sin”in, bugün târih sayfalarına geçen en büyük ve en açık fiilinden haber vererek, “onun için en büyük tılsım”ın “hilâfet işi” olduğunu söylemektedir.(12)

İşte bu apaçık keşfiyle Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri, zuhûrundan yaklaşık üç asır önce, hilâfetin Osmanlılar’a bu “Sin”; yâni “Selîm” sayesinde geçeceğini îlân etmiştir.

Hazret’in “Sîn” hakkında verdiği şifreler yalnız bunlarla sınırlı değildir. Nitekim o, “soy sahipleri zamanındaki, şiddetli ve çetin ‘Rı’”nın da onun için bir işaret olduğunu(13) söyleyerek, Osmanlı soy silsilesinden olan pâdişâhın yapacağı “Ridâniye” savaşına dâir apaçık bir işaret verir ve sonra da onun “bir konuşma ile ilgili olarak kendisine işâret edilen” kimse olduğundan sözederek,(14) Çaldıran Savaşı’nda askerlere hitâben yaptığı meşhur konuşmayı haber verir.

Ona göre, bu konuşma “lâf vurma ve gözetilmesi gerekeni unutma arasındayken, bir belde içinde vâkî’ olur” ve “takdir edilmiş olan hükümlerin yönü üzerinde, selâmetli bir yolla ikisi birbiriyle buluşur.”(15) Nitekim Âlî’nin “Künhü’l-Ahbâr”ında kaydettiğine göre, verdiği sözde durmayıp, ordusuyla sürekli yer değiştiren İran “Şâh”ı olacak “kallâş”ın, “hâlâ tahmînen Tebrîz’de” olduğunu haber alan Selîm Hân, askerleriyle “Tebrîz’e toğrılub, Eleşkird” beldesine geldiği sırada, Hazret’in yukarıda işâret ettiği hâdise aynen gerçekleşerek “yiniçeri” askerleri “zahmet-i râhdan (yol zahmetinden) şikâyet” ve çektikleri sıkıntılardan “hikâyet idüb, ol menzilde avdet (geriye dönüş) buyurulmasını” isterler.(16) Netîcede Sultan Selîm Hân “Biz henüz ser-menzile varmaduk!” diye başlayıp, “Er isenüz benimle gelün ve illâ ben tek başıma da giderüm!” sözüyle biten meşhur konuşmasını yapar. Neticede pâdişahla askerler arasındaki çekişme “selâmetli bir yolla” çözülerek, Osmanlı askeri “menzil-be-menzil” yürüyüp Sultan Selîm’in emrettiği yöne “teveccüh” eder.(17)

Hazret’in cümlenin devamında da işaret ettiği gibi, böylelikle; “‘Sîn’ bahtı açıldığı vakit, bahtındaki açıklık onu” askerlere karşı “şiddetli bir intikâma muttali’” kılar ve o “‘çatık kaşlılık’ menzillerinden ‘Yâ’ menzilinde bulundu”ğu için, âsîlere karşı yapılması gerekeni kolaylıkla icrâ eder.(18) Nitekim onun “çatma ve siyah kaşlu” olduğu “Künhü’l-Ahbâr”da(19) açıkça zikredildiği gibi; isminin başına eklenen “Yavuz” lâkabı da “Yâ” menzilinde bulunduğunun apaçık delilidir.

 
“Sîn”in “Şın”a Dâhil Olup, Yıkık ve
Vîrâne Kabri Ortaya Çıkarması:

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri semâda zuhur edecek olan bazı işaretlere dayanarak; kendisine işaret ettiği “Sin”in, daha önce kendisine baş kaldırıp geri dönmek isteyen “askerleri ittifakla bağlılıklarını korudukları hâlde, iki tarafın da birbirine uygun tavırlarıyla” sefere devam edip, “zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman”;(20) bu kez de takdir edilen yeni bir “iş”in onu “zikri geçen ‘Şın’ı mekân tutmaya” ileteceğini haber vermiştir.(21) Bu “Şın”ın “Şam” olduğunda herkes ittifak etmiştir. Hazret’e göre bu iş “soy sahipleri ile, bir Hadîs’le kendilerine işâret edilen, askeri sert ve çetin olan ‘Hamr’ arasında hâsıl” olan şeyle(22) gerçekleşecektir.

Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri “bundan sonra Ali -kerremallâhu vechehû-nun bir sözünden anlaşılan işarete göre, ona onlara karşı saldırma yetkisi veril”eceğini bildirmiş(23) ve “Sîn” in onları “uzaktan ve yakından kuşatma altına alıp, tepelerine binerek üstünlüğü ele geçir”dikten sonra “Şın’ı koparıp alarak, ona olan mütâbakat”ı yerine getireceğini(24) haber vermiştir. Sultan Selîm’in burada “Şın” diye işaret edilen “Şam” şehrini ele geçirmesi, İran topraklarından sonra Arap ülkelerini de ele geçireceğine delâlet eder. Nitekim Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin de ifâde ettiği gibi, “cifr ilmi”nin üstâdı olan Hazret-i Ali -kerremmallâhu vechehû-; “Lâ büdde min Selîmi âl-i ‘Osmân yemlikü’r-rûmu ve’l-‘acem, sümme yemlikü cezîrete’l-‘arab.” = (“Osmanoğulları’ndan Selîm’in Rûm’a, Acem’e ve ardından Arap diyârına hükmetmesi yakındır!”)(25) sözüyle buna işaret etmiştir.

Bundan sonra Hazret, haber verdiği “Sîn”in “zafer sevinciyle Şın’a vardığı zaman” unutulmuş vîrâne bir kabri açığa çıkaracağını belirterek; “Yıkık ve vîrâne olan kabr”in “onun söylemesiyle ziyâdeleştiril”eceğine(26) işaret etmiştir ki, bu “yıkık ve vîrâne kabir” Hazret-i Şeyhü’l-Ekber’in, üç asır önce câhiller tarafından yıkılarak yerle bir edilen kendi kabridir. Onun bu kerâmeti halk arasında daha çok; “İzâ dehalu Sîn fi’ş-Şîn, zahara fî kabruhû Muhyi’d-dîn” = “Sîn Şın’a dâhil olunca, açığa çıkar kabri Muhyiddîn’in!” ifâdesiyle dile getirilmiştir.

Hazret’in “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” kitabındaki bu keşfi gerçekten de aynen tecelli etmiş; çıktığı her seferde “enbiyâ’ ve evliyâ’dan istimdâd itmeğe” özen gösteren(27) Sultan Selîm Hân “Şâm-ı şerîf’de Sâlihıyye nâm mevzî’”ye gelince,(28) bir “vîrânede medfûn” olan “Şeyh Muhyiddîn Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nün mezâr”ının yerini buldurup “ziyâret itdükde”, bu büyük zâtın nûrlu kabrinin bir “harâbede mahzûn olduğı”nu bizzat yakından “göricek”, derhâl yanındakilere “ol mezâr”ın üstüne bir türbe ve “civâr-ı mezârda bir câmi’” yapılmasını emretmiştir.(29) Kısa bir zaman içinde “ol binâ tamâm olub”, Yavuz Sultan Selîm Hân askerleriyle birlikte “Muharremü’l-harâm’un yigirmi dördünci güni sa’âdet-ü ikbâl ile” imâretin bulunduğu yere “varub, câmi’-i cedîdinde Cum’â namâzı”nı edâ etmiş ve türbenin bakımını üstlenmesi için imârete bir görevli tâyin etmiştir.(30)

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde kayıtlı olan bazı vesîkalardan anlaşıldığına göre; Osmanlı pâdişahları bu türbenin bakım ve ihtimâmına, devletin son zamanlarına kadar dâimâ özen göstermişler; câmii ve türbenin bakımı için her devirde maaşlı görevliler tâyin etmişlerdir.(31)

 
Sultan Abdülâziz’in Cülûsunu
ve Katlini Bildiren İşâretler:

“Şeceretü’n-Nu‘mâniyye” kitabında Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin verdiği en çok hayranlık uyandıran işaretlerden birisi de, Sultan Abdülâziz’in askeri bir darbeyle tahttan indirilerek, yerine yeğeni Beşinci Murad’ın geçirileceğini ve ardından bilek damarları yarılarak öldürüleceğini haber vermesidir. O bu hâdisenin gerçekleşeceği âna çok açık bir biçimde işaret ederek, “te’sîs edilen baht açıklığının vicdânı”nın “bir kimsede hilâfeti zuhûr ettirip, yarılıp ayrılarak ortadan kaldırılan ‘Ayın’ın askerleri”ni “ona uydur”acağını belirtmiş;(32) ayrıca bu “Ayın”ın yavuz ve bahâdır bir kişiliğe sahip olacağını ifâde ederek; “Sen onu, bizi takviye eden sertlik ve bahâdırlıktan yana, dilediğin şekilde algılayabilirsin!” demiştir.(33)

Sert ve bahâdır görünüşü nedeniyle halk tarafından atası Yavuz Sultan Selim Hân’a benzetilen “Ayın”; yâni “Abdülazîz” Hân, Hazret’in bu sözünden altı buçuk asır sonra, 1876 yılında Hüseyin Avni Paşa’nın emrindeki askerler tarafından gerçekten de tahttan indirilmiş, yerine hilâfet makâmına Sultan Beşinci Murad geçirilmiş ve ardından Yûsuf Sûresi’ni okurken, bilek damarları bir makasla yarılarak şehîd edilmiştir.

 

“Ayın”ın Cülûsu Zamânında,
Devletten İslâm Unsurunun Kaldırılması:

Hazret, eserde halifeliğin bir kimseye geçişi esnasında meydana geleceğini belirttiği yukarıdaki hadisenin hemen ardından, başka bir “Ayın”la daha ahidleşileceğini haber vererek; “Çözülen yıldızların havada seyretmesi tasarrufunu yürüttüğü vakit, onunla O’nun vatandaki vaadinin çözülmesi de mümkünleşip, artık ondan İslâm unsuru alınır ve zikri geçenin zuhûrunu mukâbil ahidleşilen halîfenin devrinde artık kökünden kazınmış olur. Onda artık İslâm’la ilgili meşhûr menkîbeler hâsıl olur ve sayılı şehirler (elden) gider. Müstehak olunan şeye gelince; bu, ‘Ayın’ın cülûsunda perişanlık ve dağınıklıkla durulması ve daha işin en başında ona muhâlefette bulunulmasıdır.” der.(34)

O bu sözleriyle de açıkça, Abdülâziz’in ölümünden sonra Beşinci Murad’ın sinir krizi geçirmesi üzerine devletin başına geçen ve isminin baş harfi “Ayın” olan Sultan “Abdülhamîd”in cülûsuna işaret eder. Osmanlı’nın İslâm’dan uzaklaşma felâketinin bu devirde iyice artacağını bildiren Hazret, “Onun zuhûru kendisine işâret edilenin cülûsundan öncenin de evvelindedir.” diyerek,(35) bu uzaklaşmanın aslında çok daha önceleri zuhur edeceğine, ancak devlet yönetimine küffârın ve dış devletlerin de karıştığı bu dönemde, devletin İslâm’a bağlılığın tamamen elden gideceğine dikkati çeker.

Ayrıca Hazret, yahudilerin Filistin çevresindeki bazı şehirlere yerleşmek isteyeceklerine ve buna karşı çıkan “Ayın”ın, onların güdümündeki bazı kimseler tarafından istenileni vermeye zorlanacağına da; “Ona ilkin şarkın yücelerinden olan beş menzilin içine yerleşme vaad edilir. İkinci tasarrufta ise, milletin çokça hakaretlerini hasıl kılan ilk nedeniyle, kendisine işâret edilen kimseye ‘Bir şey ver!’ denilir.” sözüyle işaret eder.(36)

 

“Son Mim”in Cülûsu ve
“Devleti’l-Osmâniyye”nin Yıkılışı:

Son yıllarında İslâm’ın esaslarından tamamen uzaklaşacak olan “Devletü’l-Osmâniyye”nin bu hâlinin ne zamana kadar süreceğini açıklarken, devletin yıkılışından bugüne kadar olmuş ve olacak pek çok hâdiseyi tasvir eden Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri; “Bahsettiğimiz şey, son ‘Mim’in cülûsuna kadar devam eder. O’nun cülûsu, sen; ‘Kabahatlerimiz yüzünden belâlarla karşı karşıya geldik!’ deyinceye kadar dosdoğru bir biçimde sürüp gider.”(37) diyerek, Osmanlı soy silsilesini tamamlayacak olan son hükümdârın “Son Mim” diye ifâde ettiği, altıncı ve son “Mehmed” olan Sultan Mehmed Vâhideddîn Hân olduğunu ifşâ etmiş ve bu sözüyle, henüz kurulmamış bir devletin hükümdarları hakkında aralamış olduğu bu esrârengiz sırlar hazînesinin kapısını kapatmıştır.

Hazret “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye”nin son satırlarında; son “Mim”in hükümdarlığı ile “Devletü’l-‘Osmâniyye” yıkıldıktan sonra, âhir zamanın fitne ve fesad dolu karanlık günlerine ulaşılacağını da keşif yoluyla haber vererek; “İşte bundan sonra çok büyük bir fitne zuhur eder. Öyle ki; beldeler ele geçirilir, kullar gelip çatmış olan, boş ve hevâ ile dolu yeni bir yeryüzüne yönelir. Milletin hükmedicileri el değiştirir ve onların başlangıçta kendisine işâret edilene riâyeti zorlaşır. İkinciye dönüşte, ilke kayıtlı olan duruşa açıkça muhâlefet edilir. Kötü vasıflara konulması gereken herhangi bir şey onda tasdik görür. Onun hükmü âhir zamanda zuhur eden ‘Sâd’ın tasarrufuna intikâl eder.”(38) demek sûretiyle, kanlı-canlı ifâdelerle ayan-beyan gözler önüne sermiştir. Nitekim insanların dünyaya âdetâ taptıkları, isyan ve kötülüklerin her türlüsüne daldıkları bu karanlık fitne devrinin içinde yaşayanlar için, bu cümleleri izâh etmeye gerek dahi yoktur.

Şimdi de Hazret’in, içinde bulunduğumuz bu karanlık devirden, Hazret-i Mehdî’nin gönderilişine kadar zuhur edecek olan hâdiseler hakkındaki son sözlerine kulak verelim. O’nun ifâdesine göre, Osmanlı Devleti yıkılıp da insanlar bu duruma düştükten sonra; “Rum, doğuyu ve batıyı birleştirerek mülkü ele geçirir. Böyle olunca da, Zemzem’le Safâ arasından büyük ‘Mim’ zuhûr eder ve lâtif olan ‘Ğayın’da kâim olup, kendisine biat edilir. Sonra kullara vaadedilen gelir ve zulüm ve kötülükle dolduktan sonra yeryüzüne tekrar adâlet yerleşir. ‘Son’un zuhûruyla ilk ‘Mim’in hükmü yeniden doğar ve onunla yeryüzü yeniden canlanır.”(39)

Buradan anlaşılıyor ki, “Devleti’l ‘Osmâniyye” yıkılınca her ne kadar fitne ve fesad devri başlamışsa da, Allah-u Teâlâ “İlk Mim” olan “Muhammed” Aleyhisselâm’ın nûrunu yaymak ve İslâm’ı yeryüzüne tekrar hâkim kılmak için “Son Mim” olan “Mehdî”yi gönderecek; onunla yeryüzünü zulüm ve kötülüklerden temizleyip, İslâm’ın nûru ve adâletiyle yeniden ıslâh edecektir.

Hazret, bu büyük müjdeyi verdikten sonra; “Sana burada gizli işâretlerle vasfettiğim bu sırlar, Allah’a hamd ile tamamlandı.”(40) buyurarak, “Devletü’l-Osmâniyye”nin soy şeceresi hakkında kaleme aldığı esrârengiz eseri “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye”yi nihâyete erdirmiştir.
_______________________________________________________________________________
(1) Eserin adı bâzı kaynaklarda “ed-Dâ’iretü’n-Nu‘mâniyye” diye geçmektedir.
(2) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye”, Millet ktp. Ali Emîrî; AY. nr.: 2801 vr. 1b-2a.
(3-4) Müneccimbaşı Ahmed Dede, “Müneccimbaşı Târîhi - Sahâ’ifü’l-Ahbâr fî Vekâyi’ü’l-Âsâr”, c. 1, s. 46.
(5) TDV “İslâm Ansiklopedisi”, c. 20, s. 513.
(6) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 1b.
(7) Kur’ân-ı Kerîm, Rûm (30): 1-5.
(8) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 1b-2a.
(9-12) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 2a.
(13-15) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 2a-2b.
(16-17) Gelibolulu Mustafa Âlî, “Künhü’l-Ahbâr”, c. 2, s. 1095-1096., nşr.: A. Uğur. Kayseri, 1997.
(18) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 2b.
(19) Âlî, a.g.e., c. 2, s. 1057.
(20-24) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 3b-4a.
(25) Âlî, a.g.e., c. 2, s. 1052; Evliyâ Çelebi, “Seyâhat-nâme”, c. 1, s. 343, bas.: h. 1314.
(27, 29) Hoca Sa’deddîn Efendi, “Tâcü’t-Tevârîh”, c. 2, s. 379. bas.: İst. h. 1280.
(28) Âlî, a.g.e., c. 2, s. 1186.
(30) Celâlzâde Mustafa, “Me’âsır-ı Selîm-Hânî”, British Museum, A-7848, vr. 205a-205b
(31) Bakınız: BOA, Evkaf: Cevdet, nr. 11368, 13683.
(32-33) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 3a.
(34-36) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 5a.
(37-40) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, a.g.e. vr. 5b-6a.

Ahlus Sunnah wal Jamah

Imam Tajuddin as-Subki sagte, das die Ahlus Sunnah aus diesen vier Gruppen besteht: 

  1. Die Kalâm Gelehrten der Ahlus Sunnah, dazu gehören die Mâturîdiyya wie auch die Ashâriyya.
  2. Die Rechtsgelehrten (Fuqaha).
  3. Die gemäßigten unter der Ahlu'l Hadith.
  4. Die gemäßigten unter der Ahlu Tasawwuf.“

[Sharh al-'Aqidatu'l Ibn Al-Hajib]

Hasan al-Basrī (ra) sagte:

"Derjenige, der kein Adab (Anstand) hat, der hat kein Ilm (Wissen). Und derjenige, der keine Sabr (Geduld) hat, hat keine (Nähe zur) Din (Religion). Und derjenige, der kein Iffat (Keuschheit) hat, der hat keine (Nähe zu) Allāh."

 

[İbn Hajar al-'Asqalānī; Munabbihāt; Seite 5]

„Erkläre deinen Jihad den 12 unsichtbaren Gegnern:

 

- Dem Egoismus,
- der Arroganz,
- der Eingebildetheit,
- der Selbstsüchtigkeit,
- der Gier,
- der Wollust,
- der Intoleranz,
- der Wut,
- dem Lügen,
- dem betrügen,
- dem lästern
- dem verleumden.

 

Wenn du diese Gegner in den Griff bekommst und zerstören kannst, bist du bereit die Gegner zu bekämpfen die du auch siehst.“

 

[Hujjat'ul Islam Imam al-Ghazali]

♥Quran ist besser als Musik,

♥Sunnah ist besser als Tradition,
♥Gebet ist besser als Schlaf,
♥Schweigen ist besser als Schimpfen.

♥Die Nahrung des Herzens ist der Glaube an ALLAH ta’ala

♥As-Salatu wassalamu alayka ya Rasul´allah♥
♥As-Salatu wassalamu alayka ya Habib´allah♥

♥As-Salatu wassalamu alayka ya Nûr´Arshillah!♥

♥As-Salatu wassalamu alayka ya Khayra´Halgillah♥
♥As-Salatu wassalamu alayka ya Sayyid al-Awwalin wal Akhirin

♥Sprich nie ein hartes Wort, womit du jemanden kränkst, du triffst vielleicht sein Herz viel tiefer als du denkst.

♥Halte dein Haus sauber es könnte sein,das du besuch bekommst.Halte dein ♥Herz sauber es könnte sein, das der Tod dich besuchen kommt.

♥ ”Ein Leben ohne das Gebet ist wie ein Fahrzeug ohne Lenkrad, man kommt voran aber nicht ans Ziel.”

♥As-Salatu Khayrun min Al-Naum
(Das Gebet ist besser als der Schlaf)

♥Die Schönheit Des Herzen — Durch Furcht Vor Allah.
♥Die Schönheit Der Zunge — Durch Allah’s Gedenken.
♥Die Schönheit Des Redens — Durch Die Ehrlichkeit.
♥Die Schönheit Des Verstands — Durch Wissen.
♥Die Schönheit Des Lebens — Durch Den Islam.

 "O meine Diener, die ihr euch gegen eure eigenen Seelen vergangen habt, verzweifelt nicht an Allahs Barmherzigkeit; denn Allah vergibt alle Sünden; Er ist der Allverzeihende, der Barmherzige."

[Quran Sure
39:53]

Cihan Devleti

Ad-Dawlat al-ʻĀlī al-ʻUthmānī